Aman Allah'ım, Bu Bir Mucize!



Başımı öne eğmiş, "Her şey bitti işte, buraya kadarmış" diyerek yürürken, bu yaşıma kadar gördüğüm yapılmış kahrolası bütün futbol hatalarımızı gözümün önüne birer birer getirip bu son hayalkırıklığını da beni mutsuzluğa sevkeden futbol anılarımın hangi köşesine yerleştireceğimi düşünürken değişiverdi her şey birden.

Maçı izlediğim yeri büyük bir moral çöküntüsüyle terkedip gideli henüz bir dakika bile olmamıştı ki sessizlik yerini müthiş bir çığlığa bıraktı. Etraf bir anda aydınlanmıştı sanki. Gerisin geri koşturarak, etrafımdakilere çarpa çarpa salona geri dönmeye çalıştım. Herkes çıldırmış bir şekilde seviniyor, karmaşa yüzünden göremediğim dev ekran yerine spiker Yalçın Çetin'in bağırmaktan kısılmış sesine kulak vererek bu geri dönüşü nasıl başarabildiklerini kestirmeye çalışıyordum. Çok geçmeden Semih Şentürk'ün "Allah'ın verdiği güçle vurdum" dediği topun Hırvatistan ağlarındaki sarsılışını gördüm. Aklım inanılmaz karışmıştı. Bu nasıl bir şanstı? 120 dakika boyunca -rakip kaleyi sıyırıp dışarı çıkan şutlarımızı dikkate almazsak- net bir gol pozisyonumuz olmamasına rağmen nasıl olmuştu da beraberliği sağlamıştık? Sanırım gol yemeden olmuyordu bizim için. En garibi ise, Franz Beckenbauer'in Almanya'nın bekası için sürdürdüğü UEFA'daki lobi faaliyetlerinin fedailerinden biri olduğunu dünkü maçta ispatlayan hakem Roberto Rosetti nasıl olmuştu da uzatmanın da uzatmasını oynatmıştı? Olanların hepsi inanılmazdı.

Maç başlamadan önceki halet-i ruhiyeme geri dönmek gerekirse fazla heyecanlı sayılmazdım. Belki de milli takımdan bu kadarını bile beklemediğim için, belki de istediğim şekilde bir milli kadro izleyemediğim için, belki de Hırvatlar'ı kesinlikle yeneceğimizi düşündüğüm için. Evet, böylesine kötü oluşturulmuş bir milli takımdan çeyrek finale yükselmeyi beklememiştim; ancak aynı zamanda Hırvatistan'ın o kadar da etkili bir futbol oynadığını düşünmüyordum. Euro 2008'e katılma yolunda İngiltere'yi bile saf dışı bırakmış, gruplarda üçte üç yaparak dikkatleri üstüne çekmiş bir takımla oynayacaktık; ancak bu başarılarının taktiksel, fiziksel ya da teknik kabiliyetlerinden değil de bizde olduğu gibi kazanma hırsından kaynaklandığını düşünmekteydim. Kazanma hırsı söz konusu olunca Türkiye'nin Hırvatistan'dan daha istekli davranacağı fikrine kapılmıştım.

Euro 2008 öncesi yayın hakları ATV'de olduğu için bu turnuvada da TRT'nin alıştığımız o deneyimli sunucularından mahrum kalacağımı biliyor, yine de kendimi Ömer Üründül'ün yorumculuğuyla avutacağımı düşünüyordum. Neyse ki ATV bu işi tek başına kotaramayacağını anladı da TRT'nin tecrübeli ekibinden faydalanma yoluna gitti. Böylelikle ekranı içtenlikle kaplayan, saygı duymak lazım olan sunucular sayesinde güzel bir turnuva izliyorum.

Uzun bir süre sonra Yalçın Çetin ile Ömer Üründül'ün bir milli maç heyecanında bir araya geldiklerini görünce sevinçten dört köşe oldum. Gerçi Euro 2008'deki Viyana'da oynanan maçları Yalçın Çetin'in sunduğunu biliyordum; ama bundan önceki maçlarımızın hepsini Erdoğan Arıkan sunduğu için maçtan önce tereddütlerim vardı. Neyse ki istediğim gibi oldu. Bu ikiliyi görünce eski anılarım depreşti. 2002 Dünya Kupası'ndaki Türkiye - Senegal çeyrek final maçından beri Yalçın Çetin'in muhteşem anlatımlarıyla sunduğu milli maçların özlemi böylelikle sona erecekti. Hele hele Ömer Üründül de varsa demeyin benim keyfime! İngilizler için klasik haline gelen John Matson - Andy Gray ikilisi neyse benim için de Yalçın Çetin - Ömer Üründül ikilisi odur. Keşke PES'e Türkçe dil desteği eklense de maçları bu ikili sunuverse hep!

Eksiklerimiz vardı, kilit oyuncularımızın çoğu ya sakat ya da cezalı konumdaydılar. İlk on birimiz yine de fena görünmüyor, sadece yapılabilecek ferdi hatalardan korkuyordum. Maç boyunca birkaçı dışında göze batan hatamız olmadı. Türkiye'nin Hamit Altıntop, Tuncay Şanlı ve Mehmet Topal ile uzaktan çektiği şutlar ve Hırvatistan'ın direkten dönen topu ile Rüştü Reçber'in kurtardığı serbest vuruşu dışında önemli bir pozisyon olmadı. Türkiye, diğer maçlarına nazaran daha iyi pas yapan bir takım görüntüsü sergiledi, Hırvatistan'ı kalemizden olduğunca uzak tutmayı başardı. İlk yarıdaki en iyi oyuncumuz defansaki üstün başarısıyla Hakan Balta'ydı. İkinci yarıda ise sürekli koşan Hamit Altıntop Hırvatlar'ın orta sahasını bozdu. Bundan önceki maçlarımızda 270 dakika forma giyip bir türlü patlama yapamayan Tuncay Şanlı, varlık gösteremeyen Kazım Kazım ve bu maçta defansta iyi işler yapmasına rağmen Sabri Sarıoğlu vasatın altında bir oyun sergilediler. Nihat Kahveci Hırvat defansına göre zayıf kalan fiziğiyle Çek Cumhuriyeti maçındaki patlamasının bir benzerini bir türlü gösterme fırsatı bulamadı. Maçtaki önemli olaylar bunlardan ibaretti. Zaten geri kalan kısımlarda da ziyadesiyle Fatih Terim'in absürd hareketlerini izledik.

Uzatmalarda muhteşem kondisyonumuz ile fiziksel açıdan çöken Hırvatistan'ı iyice boğsak da bizim de eksiklerimizin verdiği sıkıntılar kendisini iyice hissettirmeye başladığı anların belki de en kötüsünde, dakika 118'de golü gördük kalemizde. Maç boyunca farklı olduğunu göstermeye çalışan Hırvatistan teknik direktörü Slaven Bilic'in futbolcularıyla yaşadığı sevinç sonrasını görmek istemediğim için maçın gerisini izlemek istemedim. Zaten dakika artık 119 olmuş, hakem Roberto Rosetti muhtemelen saniyeleri içinden saymaktaydı. Ümitsiz bir şekilde yerimden doğrulup çıkış kapısına yöneldim, merdivenleri indiğim sırada millilerimiz inanılmaz bir geri dönüş daha yapmıştı. Semih Şentürk milli takımdaki en önemli golünü attı ve futbolculuğu kadar ne kadar iyi bir gözlemci olduğunu da gösterdi.

Penaltı atışlarına geçilmeden önce Türk takımlarının bundan önceki penaltı maceraları geldi aklıma. Galatasaray'ın 2000'deki UEFA kupasını kazanması, Fenerbahçe'nin daha bu sezon Şampiyonlar Ligi'nde Sevilla'yı eleyip çeyrek finale yükselmesi penaltı atışlarıyla belirlenmişti. Penaltılarda hiç kaybettiğimizi hatırlamıyordum. Bunu düşünmek içimi rahatlatsa da Arif Erdem'in EURO 2000'de Portekiz'le oynadığımız çeyrek final mücadelesinde topu kaleci Vitor Baia'nın üstüne korkak bir ifadeyle nişanlaması da gelmedi değil aklıma. "Buraya kadar getirdiysek, bizim için kötü olmayacak. Bizdeki iman gücü yeter de artar" diye içimi rahatlatmaya çalıştım. Neyse ki Fatih Terim penaltı atışları için doğru ve düzgün bir sıra teşkil eden futbolcuları seçmeyi başardı. Hepsi eksiksiz bir şekilde kullandılar penaltıları. Yorgunlukları ve yaşadığı moral bozuklukları her hallerinden belli olan Hırvatlar penaltılarda çok kötüydüler. Nitekim eğer bir dakika içinde bulduğumuz beraberlik golü de olmasaydı, yediğimiz golde kalesini terkettiği için büyük ihtimalle yerden yere vurulacak olan tecrübeli kalecimiz Rüştü Reçber son penaltıyı kurtararak bütün maç gösterdiği büyük özverisini zafere dönüştürmeyi bilerek övgü dolu sözleri haketmeyi bildi.

Hakem Roberto Rosetti'yi tüm iyi niyetimle izlemeye çalışsam da kararlarında yanlı bir tutum sergilediğini, oyunun hız kazanmaya meyilli bölümlerinde sinsice üflediği düdüğünü, Almaya'nın yarı final mücadelesinde biraz daha rahatlaması için Tuncay Şanlı ve Arda Turan'a gereksizce gösterdiği sarı kartları görünce "Bizim hiç mi dostumuz yok!" diye söylendim maç boyu. Uzatmalarda iki dakikayı bize hoş gördüğü için daha sonrasında "Ne yaparsa yapsın" artık dedim içimden. O da penaltıyı kaçıran oyuncuyu teselli etmekle yetinebildi.

Şimdi bu zaferi beni acayip mutlu eden futbol anılarımın hangi köşesine yerleştireceğimi düşünmekteyim hala.

0 kişi yorumladı: